Anılarda Atatürk ve Etimesgut


Profesör Doktor Ahmet Nur OR

17 Kasım 1929'da Kırklareli'nin Vize ilçesinde doğdu. İlkokulu Etimesgut İlkokulu'nda tamamladı. Ankara Kolejini bitirdikten sonra 1953 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 'ni bitirdi. Askerliğini tamamladıktan sonra 1955 yılında Asistan Doktor oldu. 1959 yılında Dermatoloji ve Veneroloji uzmanı oldu. İngiltere'de 1962'de Doçent, 1971'de Profesör oldu. Amerika ve İngiltere 'de üniversite hastanelerinde görev yaptı. Evli ve iki çocuk babası olup halen Ankara Balgat 'ta ikamet etmektedir.

Etimesgut aynen Gazi Orman Çiftliği ve l.inci Çubuk barajı gibi Atatürk'ün emri ile kurulmuştu. Atatürk başkent Ankara yakınında, örnek bir köy, örnek bir baraj, örnek bir çiftlik kurarak, herkese "modern bir çiftlik, modern bir köy böyle olur" mesajını veriyordu.

Bugün gerek Gazi Orman Çiftliğine gerekse Etimesgut'a gidin, onun emanetlerinin ne hale getirildiğini görün diyemeyeceğim, çünkü göremezsiniz. Olanları kavrayabilmek, bu iki emanet eserde yapılan tahribatın büyüklüğünü anlamak için biz yaştakilere sormanız gereklidir, açıkçası onun emanetlerini korumak için yeminle söylerim ki parmağımızı bile kıpırdatmadık ama berbat etmek için elimizden geleni arkamıza koymadık, o günkü Etimesgut'tan bu güne hiç bir şey kalmamış demek olasıdır. O günlerde ki otantik yapısını kaybetmiş. Etimesgut'un bugün görünüş olarak herhangi bir ilçeden farkı yoktur.

Amerika da Boston şehri dolaylarında Sturbridge Village diye bir köy vardır. Bu köy Amerika'ya ilk gelen göçmenlerin yerleştiği bir yerdir. Burada bütün evler, onların içinde yaşayanlar, o köyün ilk kurulduğu sıralardaki gibidir, zaman burada adeta donmuştur, yani bir nevi canlı açık hava müzesidir. Ürgüp belediyesi, ilçenin otantik yapısını korumak için, orijinal dokusuna hemen hemen hiç el sürdürmemekte, sadece bu otantik bölümün dışında kalan yerlere inşaat izni vermektedir. Gerekliliğinden dolayı yapılan bir iki binaya ise orijinal Ürgüp stilini korumak şartı ile bir müze ve bir çarşı yapılmıştır.

Atatürk'ün Etimesgut'u kurulurken bakın neler yapılmıştı. Önce iki katlı büyük bir dispanser, içinde dört beş öğretmen lojmanlı kimsesiz çocukların yatılı olarak alındığı bir ilkokul, bir otel, aynı sokak üstünde güzel bir bucak idare binası (bunun önünden geçen caddeye bir kadir bilirlik örneği olarak babamın adını anmak için Or caddesi dendi), hepsi bahçe içinde betondan ufak memur evleri, bir tane bucak müdürü evi, büyük bir hamam, bir jandarma karakolu, dört bir yanında bir tanesi fırın olmak üzere dörder dükkanı, dükkanların arasında dört bir yandan çok güzel süslemeli büyük demir kapılardan içeri girilen, ortasında mermer fıskiyeli güzel bir havuzu olan bir kahvehane, bucağa hakim iki tepede biri kapalı, biri açık iki büyük su deposu, hemen her iki, üç sokak başında Amerika'daki yangın musluklarını andırır dökme demirden yapılı süslü çeşmeler, hastane ile sonradan postane olan otelin arasında tek odalı köy bekçisinin evi olarak yapılmış bir başka beton bina vardı. Bu son binada köyün bekçisi olarak, uzun yıllar burun kökü frengi hastalığından dolayı çökmüş olduğu için adına "Kümük Hüseyin" dedikleri kimsesiz bir adam otururdu.

Etimesgut adeta Ankara'nın güzel ve daha serin bir sayfiye yeri idi. Bucak müdürlüğünün önünde küçük bir park, bu parkın içinde süs olarak konmuş, nereden getirildiği belli olmayan üzerinde aklımda kaldığı kadarı ile Grek harfleri ile yazılmış herhalde Roma çağına ait iki mermer mezar taşı vardı.

Atatürk bu araziyi bir çiftlik sahibinden 1928 yılında satın alarak yerleşime açmıştı. Önceleri ihtiyacı olan köylü vatandaşların yerleştirilmesi düşünülmüş, ancak sonradan vazgeçilerek Bulgaristan sınırları içinde kalan vatandaşlarımızdan elli hanelik bir gurup getirtilerek buraya yerleştirildi. Atatürk ilk yıllarda göçmenlerin üretime geçemeyeceklerini düşünerek kooperatifler kurmuş, beslemiş, Sık Sık ziyaretlerine gelmişti.

O zamanlar Etimesgut Numune Sağlık merkezinde dünyanın hemen hiç bir yerinde rastlanmayan bir sistem vardı. Bu sistem son derece mükemmeldi ve bu bilgisayar çağında bile kolayca taklit edilemeyecek standartları vardı. Bu babamın, Atatürk dahil birçoğu ünlü yüzlerce kişinin imzaladığı iki anı defterindeki izlenimlerinden kolayca anlaşılmaktadır.

Her sabah merkez binada poliklinik yapılır, bu poliklinikte gerek Etimesgut içinden, gerekse Etimesgut'a bağlı on dokuz köy ve üç çiftlikten oluşan yerleşim bölgelerinden gelen her hasta, önce içinde tüm kayıtları eksiksiz olan fış zarflarını çıkarttırır, sonra sırası ile doktor muayenesine girerdi. Bütün hastaların muayenesi arı gibi çalışan doktor ve hemşireler tarafından öğleye kadar bitirilirdi.

Etimesgut'un köyleri bu ilgiye çok alışmışlardı ve 1940'lı yıllarda çok disiplinli hale gelmişlerdi. Yıllar sonra bir gün Refik Saydam Enstitüsünden bir B.C.G. ekibi geldi, hastaneye yerleşti, her köye merkeze gelmeleri gereken gün bildirildi. Merkezin kayıtları o kadar düzenli idi ki hangi köyden olursa olsun tek bir kişinin bile gözden kaçması olanaksızdı. Ekip ilk önce bu düzene hayran kaldı. Arkasından her köy belirlenen günde bir tek kişi eksik olmaksızın merkeze aşılanmaya gelmesi, jandarma zoru ile adam getirtmeye alışmış ekibi hayretler içinde bırakmıştı. Çünkü bütün vatandaşlar artık sağlığın önemini biliyor ve herkampanyaya katılıyorlardı.

Atatürk'ün Etimesgut'a Gelişi

29.11.1937 günü sabahı hastanede gene poliklinik yapılmış, öğleden sonra ise her zamanki gibi o gün belirlenmiş olan bir köye gitmeye hazırlanılıyordu. Köyler hemşireler arasında paylaşılmış olup o köyün hemşiresi tüm köyün zarflarını özel olarak hazırlanmış tahta kutulara yerleştirmişti. Bazı önemli hastalıkları olanların fişlerinin üzerinde süvari denen, zarflara iliştirilmiş renkli küçük klipslere bakarak ayırılmıştı. Ziyaretçi hemşire bu süvarili zarfları alır, hasta o köyde kurulan polikliniğe gelmese bile, evinde bularak son durumunu gözler, gerekli bilgiyi kaydederdi. Bu zarfların her biri bir ailenindi ve içinde evdeki bütün fertlerin öz ve soy geçmişleri ile beraber her türlü sağlık kaydı eksiksiz olarak yazılıydı. Poliklinik bu tip köy ziyaretlerinde ya köy odası, ya da okulda açılır ve gelen bütün hastalara bakılırdı. Bu süvarilerden aklımda yanlış kalmadıysa mavi olanlar tüberküloz'u, kırmızı olanlar frengiyi, sarı olanlar gebeleri işaretlerdi. Ebe, gebe fiş zarflarını seçerek o köyde ev ev dolaşıp gebeleri kontrol eder, gerekli ölçümleri yaparak kaydederdi. Bir başka hemşire ise köyde kurulan poliklinikte babamla beraber kalarak ona yardım ederdi. Muayeneler çoklukla bir okulda veya köy odasında yapılırdı. Tatil günlerimde bende arabaya atlar onlarla beraber giderdim. Kısa bir anda o küçücük oda tıklım tıklım dolar, havası dehşet verici bir şekilde ağırlaşır, seyrek yıkanan vücut ve sık kirlenen çamaşırlardan yayılan ter kokularından nefes alacak hal kalmazdı.

İşte o günde tam bir köye gidileceği sırada karşıdan tozu dumana katarak gelen dört beş siyah limuzin görüldü. İçinden çıkanlar bütün kapıları tuttuktan sonra bu defa arabanın birinden Atatürk indi, babamla beraber içeri girdiler. Hastane gezdirildikten sonra en fazla on beş dakikada o üstün zekası ile anlatılanları hemen kavramış, iş olup bitmişti. Bundan sonra sadece babamın Amerika'dan dönerken gördüğü ülkelerden onun sorduğu somlara cevap vermekle geçmiş, anlattıklarını büyük bir ilgi ile dinlemişti. Daha sonra babamın anı defterine aşağıda ki satırları yazdı.

Etimesgut Sıhhat merkezini gezdim, Kiymetli direktörü C. Or'un verdiği malumat ve izahattan çok memnun oldum. Modern çalışmalarının eyi neticeler vereceğini kanaatla gördüm.

Ben o sırada dokuz yaşında idim, benim için onun ismi çok büyüktü, her gün radyo, gazeteler ondan övgü ve saygı ile söz eder, evlerde okullarda hep onun adı geçerdi. Bu muhteşem insan babamla konuşmaktan o kadar hoşnut olmuştu ki, "gene gelip seninle konuşacağım" demişti. İki buçuk saat konuştuktan sonra ayrılıp okula gitti, orada da birkaç dakika kalarak bir daha dönmemek üzere ayrıldı. Çünkü bir süre sonra yakalandığı ağır siroz hastalığı onu biz sevenlerinden çekip aldı.

Babam Sıtma Hastalığına Karşı Savaşta Etimesgut ta oturduğumuz 17 sene boyunca babam durmadan çalıştı.Hiç tatil yapmadı. Çok zorlu bir tempoyla çalışıyor, onun bu temposuna ister istemez herkes uymak zorunda kalıyordu.

Babam çalışırken bu kadar sıkardı ama iş bittikten sonra yanında çalışanlarla aradaki perde kalkar, onlara bir baba sevecenliği ile yaklaşırdı. Ben şimdiye kadar hiç kimsenin bu konuda şikayet ettiğini görmedim. Kar yolları adamakıllı kapatmadıkça, her gün yaz kış demeden yukarıda anlattığım köy ziyaretleri olurdu. Bir seferinde araba kara saplanmış etrafları kurtlarla sarılmış, durumu fark eden köylülerin müdahalesi ile kurtulmuşlardı. Arabanın yollarda bataklıklara saplanması olağan sayılırdı, bu defa şoförümüz yürüyerek arabayı çekecek öküz veya atlar bulur, öyle kurtulurlardı. İşin ilginç yanı bu kadar yorucu bir çalışmaya rağmen kimse hayatından şikayet etmezdi.

Şimdi bile yaşayan hemşirelerimiz o günleri hasretle anıyorlar. Bir sefer bindiğimiz jeep bir derenin ortasında kalakaldı, civardan bir eşek bularak çektirdik. Araba kurtulur kurtulmaz şöyle ortalıkta vınnn diye bir tur attı.

Bu hale bir köylü gülüp "hele şuna hele gali, öyle zart zurt ortalıkta dolanıyo emmeee zamanı gelince de aha şu eşşek gader bilem olamıyo işte" demişti.

Bu on yedi yıl esnasında merkez yaklaşık binden fazla misafir tarafından gezildi. Merkezde babam ve asistanları her olguya müdahale ederler, daha uzmanlık isteyen durumlarda hastayı araba ile Ankara Numune Hastanesine gönderirlerdi. Hastaneye sadece doğum vakaları yatardı. Doğuma ebemiz girer, zor durumlarda babamda işi ele alır, daha zor olgularda hasta Ankara'ya sevk edilirdi. Bebeğini alıp evine giderken, annenin henüz acemi veya hazırlıksız evrede olduğu bilinir, kundağı, kundak bezleri, süt şişeleri, hatta zıbınlarına kadar o anda ilk lazım olacak her şey bir paket içinde kendisine hediye edilirdi.

Bilindiği gibi hekimlik iki büyük guruba ayrılır. Bunlar koruyucu ve tedavi edici hekimlik olup babam Türkiye'nin ilk koruyucu hekimi idi, bu durum 1994'te yayınlanan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası'nda, Sayın Dr.Uğurlu tarafından vurgulanarak anlatılır. Babamın hekimlik sanatı çok üstündü, çünkü İstanbul Tıp Fakültesinin en güçlü hocalarının bir arada bulunduğu bir evrede yetişmişti. Babam bir yandan da halkı sağlık konusunda eğitmek için çaba gösteriyordu. O zaman elde küçük bir projeksiyon makinesi ve buna ait siyah beyaz çekilmiş hareketsiz resimli filmler vardı. Bu filmler küçük kutulara konmuş olup frengi, sıtma, tüberküloz, bulaşıcı hastalıklar gibi on dört, on beş konuyu içeren filmlerdi. Halk bunları büyük bir ilgi ile izler, hatta konuşanlar olursa başkalarınca "susun yahu, dinleyin bakın, herif ne diyor" diye susturulurdu.

Babamın en başarılı olduğu alanlardan biri sıtma savaşı idi. İlk sıralarda gündüzleri karasinek, geceleri ise sivri sineklerin hücumundan, değil bahçede, evlerde bile oturmak mümkün değildi. Bu savaş için 1930 ve 1940'lı yıllarda elinden geleni arkasına koymadı, her kapıyı çaldı, her çareye başvurdu. En önemli sorun bataklıkların kurutulmasıydı. Emrinde altı yedi kişilik bir amele ekibi vardı ve bunlara hastanenin hudutları içinde kalacakları bir barınak yaptırılmıştı. O yıllarda on dokuz köy ve üç çiftlikten oluşmuş Etimesgut, kuzeyden güneye 38, doğudan batıya 17 km. olan bir araziye sahipti, haritada ki görünümünün aşağı yukarı bir dik dörtgen prizması biçiminde olduğu da ele alınırsa 646 km2 ederdi ki bu son derecede geniş bir arazi parçası idi ve her tarafı bataklıklarla doluydu. Arazinin ortasından Çubuk çayı geçiyor, ayrıca sağdan soldan ufak akarsularda bu çaya karışıyordu.

Bunların hepsinin kenarları düzensiz olup bütün bu sular engel görmedikleri yerde her yana yayılabiliyor, umulmadık anlarda, umulmayan yerlerde yeni bataklıklar oluşturuyordu. Ayrıca arazinin bataklıklaşmasında bazı nedenler daha işin içine giriyordu. Bunların en belli başlılarından birisi, canının istediği zaman kimseye sormadan tarlasını sulamak isteyen büyük toprak sahipleriydi. Araziye suyu salıyor, sonra onu öylece bırakıyor, dolayısı ile yeni bataklıklar oluşuyordu, babamın yaptığı ise bu köyleri sulama nöbetine koymaktı. O gün hangi köy sulama yapacaksa bizim işçilerden bir veya ikisi o köye gider, sulama işleminin başında durur, bittikten sonra dere kenarının eski haline getirilmesine nezaret ederdi.

Köylünün rast gele sulamak istemesi yanında, daha önemlisi ise o sırada Ankara ve civarında artan inşaatların kum gereksinimi karşılamak için müteahhitlerin Etimesgut'ta ki Çubuk çayı kenarından istedikleri yere girip kamyonlar dolusu kum götürmeleri idi. Bilirsiniz ki su kenarlarındaki kumu elle bile kazsanız hemen birkaç avuç kumdan sonra su çıkar. İşte adına "kum kaçakçısı" dediğimiz bu kimseler, kumu satan yerlerden alıp para vereceklerine bizim Çubuk çayı kenarından beleş almayı tercih ediyorlar, açtıkları yerleri tekrar kapatmayı akıllarına bile getirmiyorlar, 17 km. gibi kontrolü çok zor olan bir uzunluktaki derenin kıyısı boyunca arkalarında büyüklü küçüklü gölcükler bırakıyorlardı. Halbuki bir bardak suda bir yıl boyunca binlerce sivrisinek üreyebiliyor, yani şartlar oluştuğunda bir bardak suda üreyen bu sinekler bütün bir köy halkının her tarafını şişirmeye yetiyor, daha fenası sıtma hastalığından kıvrım kıvrım kıvrandırıyorlardı.

Bunların bizim oralardan kum çekebilmeleri için babam belirlenmiş bazı yerlere ruhsat veriyor, aynı zamanda kumu çektikten sonra açtıkları yerleri tekrar düzeltmelerini istiyordu, böylece nereye ruhsat verilmiş ise yeri de bilindiği için. kontrol etmek daha kolay oluyordu. Halkımız sağlık konusunda uyanmış olduğu için nerede böyle kaçak kum çeken olursa hemen haber veriyorlar, bizde yanımıza iki üç jandarma eri alarak onları yakalıyor, mallarına da el koyuyorduk.

Sıtma hastalığı ile baş edebilmek için en iyi çare sivrisinekleri yok etmek, sivrisinekleri de yok edebilmek içinse en iyi çare bataklıkları kurutmaktır. Bunu kime sorsanız herkes aynı cevabı verir ama iş başa geldiğinde bunları yapmanın ne kadar güç olduğu da ortaya çıkar. Hele bunu canı gönülden isteyen babam gibi bir adam olup, sadece sekiz on vasıfsız işçi, birkaç adet kazma kürek, bir iki bidon mazot ile 646 km2 bir sahada nasıl bir şey yapmalısınız ki, geceleri sivrisineklerin hücumundan her taraflarınızın şiştiği, sıtma hastalığı yüzünden hacı yatmazlar gibi bir yatıp bir kalktığınız bir beldede babamın başardığı gibi, iki yıl içinde iki bin yeni olgudan iki yüz eski olguya düşürüp bu meret hastalığın kökünü kazıyasınız? Babamın yukarıda saydığım malzeme ile bu işi başarması tümden olanak dışıydı ve çok daha güçlü bir yardıma ihtiyacı vardı. Babamda gayet akıllıca bir iş yaptı, Etimesgut çevresinde konuşlanmış hava kuvvetlerinin üst kademelerinden yardım istedi. Üstelik onlarda aynı sağlık tehlikesi içinde idiler, ayrıca bu da bir vatani görevdi. Askerlerimiz bunun bilicindeydiler, onun için seve seve kabul ettiler. Allah için söylemek gerekirse o günkü şartlara göre yapılması olanak dışı bir mücadelede en başta Hava Kuvvetleri Komutanı General Zeki Doğan olmak üzere askerlerimizin yardımları gerçekten çok büyük oldu. Bu değerli generalimiz aynı zamanda babamın eline yazılı bir izin kağıdı verdi. Bu kağıtla babam, gerekirse hava kuvvetlerinin en gizli birliklerinin arazisine girip bataklık kontrollerini yapabiliyordu.

Kurutulamayan bataklıklara mazot dökmenin etkili çarelerden biri olduğunu daha evvel arz etmiştim, çünkü mazot sudan hafif olduğu için yüzeyde toplanıp sürfelerin hava deliklerini kapatarak ölümlerine neden oluyordu. Daha geniş olan bataklıkların suları ise kısa aralıklarla birkaç yerinden küreklerle dövülüyor, sivrisineklerin sakin bir su olarak bıraktıkları yumurtalardan oluşan sürfeler, bu defada dalgalı suda, nefes borularına su kaçtığı için ölüyorlardı.

Kışın da boş durulmaz, sivrisinekle mücadele devam ederdi, çünkü kışın sağ kalan sivrisinekler kendilerine en yakın ve sıcak olan evlere ya da ağıllara üşüşürler, böylece mücadele alanını daha da daraltarak işimizi kolaylaştırırlardı, o zaman bu evlere ve ağıllara girerek ilaç sıkmak yeterli olurdu.

Bende dahil hepimiz, sıtmalı idik. Bendeki sıtma quartana tipinde olup her dört beş günde bir nöbetim tutardı, o ateşli evrede sıtma hastalığına neden olan plasmodia kanda olduğundan hastanın kanı alınıp bu plasmodia'ların saptanması için Sıtma Savaş Başkanlığına gönderilir, hastaya ise bir ampul kinin yapıldıktan sonra bir hafta süreyle her yemekten sonra bir tane olmak üzere kullanması için yirmi bir adet kinin verilirdi. Sonraki günlerde de hasta atebrin veya plasmokin adlı haplardan alırdı. Atebrin sarı renkli bir ilaç olup alanların derisi ve sklera'ları sanki sarılık geçiriyormuş gibi acayip renkli bir sarıya boyanırdı, bu ilaçlarda vatandaşlara diğerleri gibi bedava olarak bol bol verilirdi. Ama bir süre sonra atebrin sarfiyatında beklenmedik bir artışın farkına varıldı ve öğrenildi ki "sıtma oldum" diye başvuran bazı çarıklı erkânı harp vatandaşlarımız bunları alıp tavuklarına yediriyor, sonra kesip pazarda satarken bütün yağları sarıya boyandığı için tavuk yağlı gözüküyordu.

Bir seferde sıtma nöbeti üstünde olan bir vatandaş merkeze başvurarak kinin iğnesini yaptırır, bir haftalık kinin tabletlerini bir kağıt külah içinde alır ama "her yimekten sona bi dene yudulacağmış, pöööh böyle başamı çıhılır leeen?" diye düşünür. Hastanenin bulunduğu tepenin altındaki daha evvelde anlattığım kahvehaneye girer, havuzun kenannda bir masaya oturur, kahveciye "getir surdan bağa bi gaç bardah su" der. Külahı açar, yirmi bir adet kinini masanın üstüne boşaltıp birer birer yutar, sonrada "ahhaaaa hinci oldu işte, neymiş len öyle bi hafta her yimekten sonna bi dene yutmak, gafan defter değelki, unudun, munudun nene gerek, hepücüğünü birden yutan, bu mereti kökünden kesip atan, işte o gader! Hinci bağa bol göpüklü bi gayfe yap da gendümüze gelek" dedikten az sonra şiddetli bir kulak çınlaması ile oturduğu iskemleden yere düşüp bayılır. Ankara Numune Hastanesine daradar yetiştirilip midesi yıkanırda öyle kurtulur.

Otuzlu ve kırklı yıllarda uçuş konusunda bazı anılarım vardır. Daha bin dokuz yüz otuzlu yıllann ikinci yansında Türk Hava Kurumu, Etimesgut'un hemen kuzeyinde, Ankara asfaltı ile Çubuk çayı arasında kalan bir sahada bulunan büyük ve düz bir araziyi hava alanı haline getirdi. Bu alan oldukça büyüktü, öyle ki savaşın ilerlediği yıllarda, hava kuvvetleri de o sahanın kuzey bölümünü işgal ettiler, gene de güneyde bulunan Türk Hava Kurumu'nun "pırpır" dediğimiz eğitim uçaklarına bolca yer kaldı. O kadar ki bugün Esenboğa denen yerin adı bile bilinmezken ve yolcu uçaklarımız Orman Çiftliğinin batısında, bu günkü çimento fabrikasının karşısında bulunan ufak bir düzlükte ki dar bir alana inip kalkarken oldukça tehlikeli anlar geçiriyordu. Çünkü alanın batı tarafında bulunan yüksek bir tepe bu iniş ve kalkışlan zorlaştırıyor, hattâ o zamanki yolcu uçaklarımızın bugünkülerin yanında çok ufak ve çokta hafif olmalanna rağmen yinede kazalara neden olabiliyorlardı. Nitekim bu tepeye çarpan uçaklardan birinin içinde olan değerli antropoloji hocalarımızdan Prof. Dr. Muzaffer Şenyürek dostumuz böyle bir kaza sonucunda hayatını kaybetmişti. 2. Dünya savaşı bittikten sonra, uçaklar daha büyüyüp, hızları daha arttığı için artık bu havaalanına inmek ya da kalkmak olanaksız hale geldi ve bu uçaklarda Esenboğa Havalimanı yapılıncaya kadar Etimesgut hava alanım kullanmak zorunda kaldılar.

Etimesgut'un Delileri

Etimesgut'un adlarına deli Abdi ve deli Faik denen iki tane delisi vardı. Bunlar bucağın günlük monoton hayatının renklendiricileriydiler. Etimesgutlular onları karşı karşıya getirir, aynen Karagöz ve Hacivat hareketlerini andırır şekilde birbirleri ile kavga etmelerini seyredip gülerlerdi. Aslında her ikisi de zararsızdılar. Abdi bir ara sık sık elini kolunu yaralayarak hastaneye gelmeye başlamıştı. İlk geldiğinde elini yaralamış, tentürdiyot sürdürüp sardırmak için başvurmuştu. Hemşireler pansumanını yapıp gönderdiler ama ertesi gün tekrar başka bir yerini kesmiş olarak geldi. Daha ertesi gün bir daha, bir daha, derken bu işi günde ikiye, derken üçe çıkardı. O zaman anlaşıldı ki Abdi elini bir şekilde yaralıyor, sonrada hemşirelerimizin güzel elleri ile kendisine pansuman yapmaları için geliyordu. O zaman pansumanı yapmak üzere bir erkek hademe görevlendirilince çapkın Abdi'nin ayağı hastaneden kesildi.

21 Mart 2003 Profesör Dr. Ahmet Nur OR

Kaynak : Atatürk ve Etimesgut, Ankara Ticaret Odası Yayınları, Ankara 2003

VİDEO GALERİLER

FOTO GALERILER


Etimesgut Bülten

Abone olun, belediye çalışmaları e-postanıza gelsin.

30 Ağustos Mahallesi Şehit Hasan Öztürk Caddesi No:5
Tel & Faks : 0 (312) 244 10 00 - 0 (312) 244 46 46
Etimesgut Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü Copyright 2013 Tüm Hakları Saklıdır.